Ana içeriğe atla

Bir Röportaj: Gitkin

 

(click here for English)

Bazı şehirlerin ruhu, enstrümanların tellerinde saklıdır. New Orleans’ın vudu kokulu sokaklarından, Mississippi’nin nemli rüzgarından süzülüp gelen Gitkin (Brian J.), tam da bu ruhun modern bir ozanı. 2 sene önce Londra’da canlı izleme fırsatı yakaladığımda, sahnedeki enerjisine bayılmıştım. Müziğini bir "gumbo" gibi farklı kültürlerin baharatlarıyla harmanlayan Gitkin, 23 Mayıs’ta ilk kez Salon İKSV sahnesinde, kendi ruh ikizi olan bir başka liman şehrine, İstanbul’a konuk oluyor. Anadolu Rock’ın saykedelik tınılarından Orta Doğu’nun makamlarına, Western filmlerinin tozlu yalnızlığından funk ritimlerine uzanan bu benzersiz performansa tanıklık etmeden önce; Brian J. ile New Orleans-İstanbul hattındaki benzerlikleri, analog ekipmanlara olan tutkusunu ve kelimelerin bittiği yerde gitarın nasıl bir evrensel dile dönüştüğünü konuştuk.

Bu arada kendisi 22 Mayıs’ta yayımlanacak yeni albümü “Where The South Winds Blow”u dinleyebilmem için gönderme inceliğinde bulundu. İstanbul konserinde de yeni şarkıları duyma fırsatımız olacak, şimdiden söyleyeyim: harika bir albüm ve konser bizi bekliyor!

Merhaba Brian, bu röportaj için teşekkürler. Bugünlerde neler yapıyorsun? 

Ben teşekkür ederim, zevkti. Yeni albümüm "Where The South Winds Blow"un yayınlanma süreciyle ilgili tüm detaylara dalmış durumdayım. Turne hazırlıkları, içerik üretimi... işte o bildiğiniz tüm "eğlenceli" işler.

Türkiye’deki ilk konserini 23 Mayıs’ta Salon İKSV’de verecek olman heyecan verici. Bu konser için özel bir hazırlığın var mı; belki Türk müziğinden unsurlar eklemek gibi? 

Türkiye’yi ilk kez ziyaret edeceğim için çok heyecanlıyım. Müziğinizden gelen etkiler zihnimde hep parlayıp sönmüştür. Sokağın sesine kulak kabartıp yeni ilhamlar toplamak için sabırsızlanıyorum.

Uzun zamandır New Orleans’ta yaşıyorsun ve müziğin şehrin o çok kültürlü "gumbo" ruhundan besleniyor. New Orleans gibi İstanbul da suyun şekillendirdiği; farklı medeniyetlerin, dillerin ve melodilerin harmanlandığı bir liman kenti. Bir liman kentinden gelen bir sanatçı olmanın, müziğine o "hiçbir yere ait olmama ama her yerden bir parça taşıma" özgürlüğünü kattığını düşünüyor musun? Mississippi esintisini Boğaz’ın tuzlu havasında bulmayı bekliyor musun? 

Ben biraz sünger gibiyim; gittiğim çoğu yerin ruhundan ve müziğinden parçalar çeker, bünyeme katarım. Bu İstanbul ziyaretinin çok özel olacağına dair içimde güçlü bir his var.

Müziğinizde Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Kolombiya'nın cumbia ritimleri gibi küresel etkiler var. Türk dinleyiciler için bu sesleri Türk halk müziğiyle veya İstanbul’un kültürel çeşitliliğiyle nasıl bağdaştırırsın? 

Ben blues ile başladım, temelim budur. Bir noktada dünyanın her yerinden müzikler dinlemeye başladım ve şunu fark ettim... her şey blues. Bir kültürün müziğinin en derinlerine indiğinizde, orada blues'u bulursunuz. Evet, sesler farklıdır. Dizeler, ritimler farklıdır. Ama paylaşılan ruh aynıdır. Pek müzikolog sayılmam. Sadece beni neyin harekete geçirdiğine bakarım. Bu Anadolu rock da olabilir, Sudan halk müziği, Peru Cumbiası veya Hank Williams da... Hepsi insan olmanın neşeli birer dışa vurumu.

Bir röportajında yaratıcılığın bir "dans" olduğunu ve müziğin hepimizden bağımsız bir yerlerde zaten var olduğunu söylemiştin. Binlerce yıllık katmanları olan İstanbul gibi bir şehirde, o "kozmik kütüphaneden" yeni sesler çekip çıkarmak için özel bir planın var mı? 

Kesinlikle! Orada geçireceğimiz iki buçuk gün boyunca çekebildiğim kadar çok şeyi içime çekmeyi dört gözle bekliyorum.

Yine daha önce, gitarı ve stüdyoyu "güzel bir şeylerin kilidini açan araçlar" olarak tanımlamışsın. Bu yaklaşım son albümün Golden Age'de nasıl evrildi ve temel ilham kaynakların nelerdi? 

İlginç bir soru. Gitar sololarını severim. Eğer şarkı sizin boyadığınız, koreografisi yapılmış bir manzaraysa; solo, o dünyanın içinde uçtuğunuz bir andır. Yine de gitar sololarını kompozisyonun (bestenin) ikincil bir parçası olarak görürüm. Melodiyi çaldığımda aslında gitar aracılığıyla şarkı söylüyorumdur. Eğer doğru yapıyorsam, her nota hikayeyi ileriye taşır.

Tuareg müzisyenlerinden etkilendiğini belirtmişsin. Çöl blues'u unsurlarını psych-rock ve surf tınılarıyla harmanlamak sana nasıl bir yaratıcı özgürlük sağlıyor? 

Özgürlük gerçekten de doğru kelime. Yaratırken, ilham kıvılcımını nerede bulursam oraya giderim. İyi günümdeysem aslında hiç düşünmem. Tıpkı kum havuzunda oynayan ve canı ne isterse onu yapan bir çocuk gibi. Bir ses, bir riff ya da bir ritim duyarım ve beni gitmek istediği yere götürmesine izin veririm.

Safe Passage ve Nowhere To Go But Everywhere gibi albümlerinde güçlü "yolculuk" temaları var. Bu durum Golden Age'de nasıl devam ediyor ve hangi gerçek hayat yolculukları sana ilham veriyor? 

New York banliyölerinde bir çocukken kendimi izole edilmiş ve sıkılmış hissederdim. Dünyada, benim ulaşamayacağım yerlerde harika şeylerin yaşandığını hisseder, oraya çıkıp keşfetmeyi arzulardım. O gelişim yıllarımda "seyahat" edebilmemin yolu müziğin içinde kaybolmaktı. Babamın beni tanıştırdığı harika müzikleri dinlemek ve sonra kendi başıma keşfetmek, beni büyüdüğüm küçük kasabadan çok daha geniş bir dünyaya açtı.

Pimps of Joytime ile geçen vokal odaklı yıllardan sonra, Gitkin ile sözü gitarına bıraktın. İstanbul’un da Doğu ve Batı arasında "konuşan" bir köprü olduğunu düşünürsek; kelimelerden vazgeçmek anlatmak istediğin hikayeleri daha evrensel kıldı mı? 

Hiç bu açıdan düşünmemiştim ama kulağa çok mantıklı geliyor. Gitarla şarkı söylemeyi seviyorum.

Enstrümantal müziği, dinleyicileri "sonik bir yolculuğa" çıkarmak olarak tanımlıyorsun. Buradaki dinleyiciler için bu yolculuğu İstanbul’un tarihi ve kültürel zenginliğiyle nasıl ilişkilendirirsin? 

Bu Türkiye’ye ilk ziyaretim olacak. Zihnimde süslü mimariler, zengin renkler, canlı sokak hayatı ve kültürüne dair imgeler var. Sanırım oradaki insanlarla nasıl bir yankı uyandıracağını veya nasıl bağ kuracağını gittiğimde göreceğim. İnsanların sound’umu seveceğini umuyorum.

Gelecekte Türk müzisyenlerle iş birlikleri yapmayı düşünüyor musun? 23 Mayıs’taki konserin bu tür fırsatlar için bir köprü olabilir mi? 

Evet, bunu çok isterim. Aslında 2021 yılında Türk sanatçı Selin Sümbültepe ile küçük bir iş birliği yapmıştık; benim melodilerimden birini bir şarkısına dahil etmişti. Yeni müzisyen dostlar edinmeyi ve bunun nereye varacağını görmeyi heyecanla bekliyorum.

Spring reverb ve analog bant kayıtları gibi vintage ekipmanlara olan tutkunu biliyoruz. Günümüzün dijital dünyasında bu "tozlu" ve sıcak sesi korumak senin için bir tür direniş mi, yoksa sadece geçmişe duyulan bir özlem mi? 

Sadece sevdiğim ses bu. Beni cezbeden şey bu. Bir şeyi dijital ve "köşeli" kaydettiğinizde, çaldığınız şeyin aynısını geri duyarsınız... ki bu iyidir. Ama bant, kanal, transformatör ve tüm o güzel şeyleri kullandığınızda, duyduğunuz şey daha izlenimci, daha "pişmiş" ve daha lezzetlidir. Tıpkı bir sos veya çorba yaparken, aromaların birbirine karışması için onu düşük ateşte birkaç saat bırakmak gibi. Bant ile dijital arasındaki fark budur.

Yaratıcı ruh haline girmene yardımcı olan ritüellerin var mı? 

Stüdyo için, bir ivme yakalamak adına sürekli orada olmam gerekiyor. İvme kazandığım an düşünmeyi bırakırım. Yaratıcı olarak benim için en iyi mod genelde budur.

Bugünlerde kimleri dinliyorsun? 

Charley Crockett, Mohammed Wardi, Skip James, Enrique Delgado.

Müzik dışında tutkuyla bağlı olduğun başka bir şey var mı? 

Yaşam kalitesiyle ilgili şeyler... Doğa, mimari, yemek, kahve.

Yakın gelecek için planların neler?

Albümler, iş birlikleri ve turnelerle müziğimi genişletmeye devam etmek istiyorum.

Çok teşekkürler. Son olarak, buradaki dinleyicilerine vermek istediğin bir mesaj var mı? 

Beni güzel şehrinize davet ettiğiniz için çok teşekkürler!

Yorumlar